Beşiktaş terse döndü. Avrupa’da geçerliliği olan bir pas oyunundan, uzun toplara dayalı ilkel bir oyuna geçiş yaptı. Ligde neden bu kadar fazla sayıda beraberliği var? Çünkü ikinci golü atamıyor. Rakip kapandığı zaman hemen uzun top atmaya başlıyor. Belki o maçta ikinci golü atarsın, ama bu oyun tarzıyla şampiyonluğu alamazsın.

Beşiktaş’ın eski yöneticisi İbrahim Altınsay, Beşiktaş’ın sorununun sürekli transfer yapılması ve oyuncu sirkülasyonunun yoğun olması olarak gösterdi. Tecrübeli isim, Siyah-Beyazlı kulüpte yapılanmanın ‘y’sinin bile olmadığını kaydederek şu açıklamaları yaptı. 

Ligin ilk yarısında Beşiktaş, çok sayıda beklenmedik puan kaybı yaşadı. Rakiplerine son iki sezonun şampiyonu olduğunu bir türlü hissettiremedi. Belki son birkaç haftada oyun olarak biraz toparlandığını söyleyebiliriz. Peki ilk yarıdaki Beşiktaş’ta oyun anlamındaki sorun neydi?

İbrahim Altınsay: Beşiktaş’ın ana sorunu devamlı transfer yapılması ve kadro sirkülasyonunun çok yoğun olması. Bu düzeyde futbol oynamak isteyen bir takımın artık kadro istikrarına kavuşması lazım. En azından üç-dört yıllık bir süreçte, ikinci onbirin de dahil olmak üzere kadron belli olmalı. Tabii ikinci onbir derken, ilk onbirin kopyasından, geleceğin onbirinden bahsediyorum. Her sezon ancak bir-iki transfer yapılmalı, onlar da kaliteyi ciddi anlamda artıracaksa yapılmalı.

Tabii ikinci onbir için öncelikle bu kadar yaşlı bir takımın olmaması lazım.
İbrahim Altınsay: Bütün mesele o. Ama maalesef Türkiye’de yöneticiler futboldan anlamadığından ve spekülatif menajerler bu işin tadını aldığından inanılmaz bir transfer sirkülasyonu, para ve enerji kaybı var.
Türk futbolunda ve elbette Beşiktaş’ta da yapılanma diye bir şeyin y’si bile yok. Bütün takımların belli bir seviyenin altına düşmelerinin sebebi bu. Başakşehir’in bu modanın dışında kalamamasının sebebi de bu. Çünkü bu transfer sirkülasyonundan elde edilen ciddi bir gelir var. Hiçbir üretime, plana dayanmayan, spekülatif bir ranttan bahsediyorum. Bu yüzden Beşiktaş dahil herhangi bir takımın istikrarlı bir oyun kurması çok zor.

Şenol Güneş’in işi bu yüzden zor diyorsunuz.
Altınsay: Zor tabii ki. Şenol Güneş, Beşiktaş’ta oynattığı oyunu Bursaspor’da da deneyimlemişti. Ona göre de bir takım oluştu. Ama sürekli kadro değişirse nasıl olacak? Takımın santrfor kalitesi, Mario Gomez’den nerelere geldi.

Buna Cenk Tosun ve Vincent Aboubakar’ı da ekleyebileceğimizi düşünüyorum.
Altınsay: Gomez, Demba Ba, Aboubakar, Cenk Tosun’dan; Vagner Love, Cyle Larin ve Mustafa Pektemek’e gelindi.
Cenk, sürekliliği olan bir hikayenin ürünüydü. Gomez’in yanında pişti. Aynı zamanda arkasında Olcay Şahan, Jose Sosa, Oğuzhan Özyakup gibi oyuncular vardı. Dikkat et, Sosa hariç hepsinde Avrupa altyapısı var. Cenk, işte o pas oyunu içerisinde müthiş bir hareketli forvete dönüştü.

Siz hatta yanlış hatırlamıyorsam Cenk’in Gomez’den daha büyük bir potansiyele sahip olduğunu düşünüyordunuz, değil mi?
Altınsay: Evet. Çünkü Cenk, yumuşak ve esnek bir oyuncu. Gomez, Gomez’dir. Kalitesi tartışılmaz. Elde tutulabilseydi iyiydi. Ama illa ki Gomez’in yerine birisi gelecekti. Bu isim Cenk oldu. Cenk’in Beşiktaş’ta attığı gollere bakın, hep pas oyunu içerisinde atılmış goller olduğunu görürsünüz. Hiçbiri tesadüfen atılmış goller değil.

Ben attığı gollerin yanı sıra, özellikle bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde Leipzig ve Porto maçlarında attırdığı gollerin de kat ettiği gelişimi çok iyi gösterdiğini düşünüyorum.
Altınsay: Cenk, Ryan Babel ile de çok gelişti. Babel, oyun formasyonu çok kuvvetli bir oyuncu. Anında rol değişimi yapabiliyorlardı aralarında.

Ne çok Beşiktaş'ın yenilgisini isteyen varmış...

Galiba en önemli eksik arkalarında Jose Sosa gibi bir oyuncunun olmamasıydı. Anderson Talisca, Sosa’nın boşluğunu dolduramadı.
Altınsay: Talisca bambaşka bir oyuncu. Bambaşka bir kültürün ve oyun tarzının içinde büyüyecek bir oyuncu. Beşiktaş oyun konsepti konusunda hep ikilemde kaldı. İkinci forvet mi, üçüncü orta saha mı?

Ricardo Quaresma’ya da çok bağımlı kaldı.
Altınsay: Evet. Yüksek toplara bağımlı kaldı. Sıkıştığın zaman yüksek top tercihinde bulunmak kolay bir şeydir. Ama oyun oraya döndüğü zaman, oradan tekrar pas oyununa dönmek çok zor.

 Quaresma iki haftadır cezalı. Ve takım biraz daha akıcı bir şekilde paslaşmaya başladı.
Altınsay: Alvaro Negredo’nun etkisi çok büyük onda. Negredo, Fenerbahçe maçında da oyuna sonradan girdi ve oyunun bütün seyrini değiştirdi. Topu sadece kale önünde gol atmak için istemiyor. Geriye geliyor, oyuna katılıyor. Hatırlıyorsan Gomez de öyleydi. Negredo’nun bu oyun tarzı, Fenerbahçe maçında Quaresma’ya half-space denilen iç bölgeleri açtı. Quaresma’nın o maçta yıldızlaşması, tamamen Negredo sayesindeydi.

Quaresma da o bölgelere girdi ama. Daha önce girmiyordu.
Altınsay: Girmiyordu. Negredo sayesinde girdi.

 Ama daha önce de Negredo’yla birlikte oynamışlardı, çok uyumlu bir ikili görüntüsü vermiyorlardı. Hatta Sivasspor maçında da aralarında ciddi bir tartışma çıkmıştı.

Altınsay: Çıkmıştı, evet. Çünkü bu kadar gelişigüzel ve sık bir şekilde kadron değişirse en önemli maçların hazırlık maçı gibi olur. Negredo bu yaştan sonra, “Tamam abi, ben topu sana çizgiye atarım, sonra ceza sahasına koşarım, kafayı çakarım” diyecek bir oyuncu değil. O da kendi kariyerini ve imajını düşünüyor. “Beşiktaş’ta Gomez gibi yeni bir sıçrama yaparım ve üst seviye futbola dönüş yaparım” diye düşünüyor.
Zaten Türkiye’ye gelen bütün santrforlara bak, hepsi kendi ülkelerinde ya da oynadığı büyük liglerde tartışılmış duruma gelmiş isimler: Roberto Soldado, Emmanuel Adebayor, Samuel Eto’o, Vagner Love… Gerçi Love, büyük liglere de gidemeden geldi Türkiye’ye. Hâlâ 20-30 gol atayım da gideyim diye bekliyor.

 Tekrar Beşiktaş’a gelirsek, takımdaki oyunun gidişatının iyi olmadığını düşünüyorsunuz yani.
Altınsay: Futbolun gelişmişlik hattında dünya, pas oyunundan yeni bir pozisyon oyununa geçiyor, ama biz Türkiye’de hâlâ asgari bir pas oyununun gereklerini tartışıyoruz.
Beşiktaş terse döndü. Avrupa’da geçerliliği olan bir pas oyunundan, uzun toplara dayalı ilkel bir oyuna geçiş yaptı. Ligde neden bu kadar fazla sayıda beraberliği var? Çünkü ikinci golü atamıyor. Rakip kapandığı zaman hemen uzun top atmaya başlıyor. Belki o maçta ikinci golü atarsın, ama bu oyun tarzıyla şampiyonluğu alamazsın.

Oyunda bir kararsızlık var ve takımın bütünselliği çok çabuk bozuluyor. Tersi de mümkün değil. Bu kadar çok sayıda transferle, oyun içinde bu kadar pozisyon değişikliğiyle, başka nasıl bir sonuç bekleyebilirsiniz ki? Maç içerisinde oyun değişikliğine gidiliyor örneğin. Bazı maçlarda değiştirebilirsin elbette. Ama bu kadar değişiklik normal mi? Fenerbahçe maçında bir anda beş tane mevki değişti.

Şenol Güneş o değişikliğiyle çok övülmüştü halbuki.
Altınsay: Övülecek bir şey değil bu. Tolgay en verimli olduğu yere geçti veya takım normale döndü diye bir teknik direktör övülmez ki. Baştan niye öyle oynamıyorsun? İlk Bayern Münih maçı da öyle. Orada niye dönemedin? Çünkü Bayern sabırlı bir takım. Senden mesajı aldı ve açık vermeni bekleye bekleye gereğini yaptı.
İlk Bayern maçında orta alan göbeğinde Medel ve Atiba vardı, rövanş maçında Oğuzhan ve Tolgay vardı. Haydi buyur. Nasıl açıklayacağız şimdi bu tezatlığı?

Beşiktaş’taki bir diğer sorun da girilen pozisyonları gole çevirme yüzdesinin önceki iki sezona göre çok düşmesi. Bu da az önce değindiğimiz santrforların kalitesinin düşmesiyle alakalı bir durum olsa gerek.

Altınsay: Nasıl düşmesin? Her altı ayda bir santrafor alınır mı?

Peki Bayern Münih eşleşmesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Altınsay: Beşiktaş liginde sürekli şampiyonluğa oynayan bir takım. Rakiplerinin ise hepsi dökülüyor. Böyle bir ortamda Şampiyonlar Ligi’nde son 16 turuna kalınmış. Bayern Münih ile oynayacaksın. Bayern Münih’e elensen bile, eleniş tarzın imajın için çok önemli. Dünya kulübü olman buna bağlı. Napoli de eleniyor, ama iz bırakarak eleniyor. İkinci Bayern maçından sonra dünya medyasına bak. Bizden sahaya giren kedi iz bıraktı sadece.

Beşiktaş, tempo yapınca nefes aldırmıyor

Beşiktaş da bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde iz bırakmadı mı?

Altınsay: Gruplarda bıraktı. Ama Bayern Münih ile oynanan ilk maçtaki korkak ve defansif anlayıştan mutlu değilim. Herkes görülen kırmızı karttan bahsediyor. O maçta Beşiktaş’ın oynadığı oyun zaten kırmızı karta açık bir oyun.

Bayern maçında kırmızı karttan önceki 15 dakika da sizi tatmin etmedi yani.

Altınsay: Etmedi. Orada şunun potansiyelini gördüm: Beşiktaş bekleyecek, Bayern Münih de Beşiktaş’ın açık vermesini bekleyecek ve Beşiktaş bir yerden açık verecek. Kırmızı kart pozisyonunda açık verdi. Kırmızı karttan önce de ceza sahasının içinde iki tane pozisyonu var Bayern’in. Pepe’ye güveniyorsun, ama Pepe de bir yere kadar dayanabilir.

Yani kırmızı kart olmasaydı da Beşiktaş 5-0 kaybetmezdi belki ama 3-0 kaybederdi diyorsunuz.

Altınsay: 2-1 kaybetseydi ne olurdu ki? 2-1 yenildin diyelim, bu anlayışla İstanbul’daki maçta ne yapacaktı? Bayern Münih’in çok yumuşak ve kolay dağılabilen bir savunması var. Beşiktaş, Bayern’in bu zaaflarından faydalanmayı düşünmedi bile. Onlar ise Beşiktaş’ın onbirini görünce savunması çok zayıf olan Kingsley Coman’ı koydu. Çünkü karşılarında bir tehdit yoktu. Caner Erkin’in karşısına iki oyuncu koydular, Arjen Robben ve Joshua Kimmich, orta sahayla paslaştılar ve “biz bu işi bitiririz” diye düşündüler. Bitirdiler de.
Beşiktaş ne yaptı? Bu anlayışla bir şey yapamazdı ki. Çünkü konsept olarak reaktif bir oyunla Bayern’in karşısına çıktı. Bayern’i bekleyerek bir şeyler yapabileceğini düşündü. Gary Medel’i orta sahaya koyarak rakibe mesajı verdi zaten.
Maç öncesi kadroları gördüğümde, “Bir şekilde çözüleceğiz” diye düşündüm. 15 dakikada çözüldük. Beşiktaş’ın o kadro ve oyun anlayışıyla Bayern Münih’i eleyebilir bir takım izlenimi vermesi mümkün değildi. Beşiktaş gruptan böyle mi çıkmıştı?

 Nasıl çıkmıştı?

Altınsay: Pas oyunu oynayarak çıkmıştı. Beşiktaş’ın Monaco’yu deplasmanda 2-1 yendiği maçta, ilk golü Beşiktaş yemişti. Ama ben çok rahattım. Hatta maçtan sonra, “Bayern Münih taraftarının böyle geriye düştüğü maçlarda ne hissettiğini ilk defa anladım” dedim. Çünkü takım uyumluydu, ne oynadığını biliyordu, bildiğimiz yerlerden pozisyonlar yaratıyordu, rakip dayanışmalı ve kademeli baskıyla yıldırılıyordu. Dolayısıyla “Golü yedik ama atarız” diye düşünmüştüm. Nitekim çok geçmeden attık da.

 Vodafone Park’taki Porto maçının ikinci yarısının ilk 20 dakikasında çok görkemli bir sekans vardı. Hatta bir pozisyonda 43 pas yaparak pozisyona giriyordu Beşiktaş. Quaresma, Cenk’in önüne tek pasını verseydi, belki o pozisyon gol de olacaktı. Ve bu sezon hâlâ Şampiyonlar Ligi’nde o kadar fazla sayıda pasla atılmış bir gol yok.

Altınsay: Gol olmasa da bunu yapabildiğini görüyorsun. O zaman diğer maçlarda uzun pas yapmanın ya da Bayern maçında olduğu gibi orta sahaya savunma oyuncusu koyup rakibi beklemenin anlamı ne? Beşiktaş, Bayern’in karşısına topla yapabildikleri sayesinde çıktı. Bayern’e karşı da bunları gösterebilmeliydi.

Peki Şampiyonlar Ligi grup maçlarındaki pas oyununu, ligde neden göremiyoruz?

Altınsay: Buna net bir açıklama getirmek kolay değil. Şu söylenebilir: Futbolda topa, sahaya ve zamana egemen olursan bir şeyler yaparsın. Bizim ligde topa ve sahaya hakim oluyorsun ama zamana hakim olamıyorsun. Hakemler sık sık düdük çalarak oyunu kendi seviyelerine çekiyorlar, futbolcular yerden kalkmıyor, sürekli itiraz ediyor. Kaleciler ilk dakikadan itibaren zaman çalıyor. Yani her dakikada bir sıfır hızdan başlıyorsun. Dur kalk, dur kalk. Böyle akışkanlık sağlayamazsın.
Bizim milli takımı izlerken “hep bir şey eksik” diye düşünürdüm. İzlanda maçlarında fark ettim. Adamlar topu alıyor, bir anda üçüncü-dördüncü vitese takıyor. Biz ise birden ikiye, ikiden üçe on saatte çıkıyoruz. Tam mehterlik. Slow-motion gibi. Aheste aheste gidiyoruz karşı kaleye. Sandal sefasına çıkmış gibi.
Ayrıca Şampiyonlar Ligi grubundaki rakiplerinin, Beşiktaş’a karşı biraz acemi kaldıklarını düşünüyorum. İlk maçın deplasmanda olması bir şanstı. Rakipler hep oyuna hakim olup bir şeyler yapmaya çalıştılar. Porto örneğin, maç içinde bir süre sonra bıktı. Beşiktaş öyle yardımlaşmalı bir şekilde bastı ki, bıktılar. Sadece Adriano’nun enerjisi bile Porto, Monaco ve Leipzig’e yetti diyebilirim.

Onlar daha genç takımlar oldukları için daha enerjiklerdi, ama bir süre sonra Beşiktaş’ın olgun oyunu karşısında anlamsız koşular yapmaya ve yorulmaya başladılar. Özellikle Pepe çok büyük fark yarattı. Her haliyle “biz bu maçı aldık” dedirtti. Bu olgunluk bütün takıma da sirayet etti. Başta Cenk’e. Monaco’da kafa golünü atarken kılı kıpırdamadı, o kadar emindi ki kendinden.

Cenk’in boşluğu dolmadı.

Fikret Orman, kulübün üzerindeki Finansal Fair Play (FFP) denetiminin kalkmasının ardından takımı gençleştirmeye başlayacaklarını söyledi. Ama bunun için güvenilir bir scouting ekibine ihtiyaç olsa gerek. Beşiktaş’ın ise sizin de büyük emeklerinizin olduğu Oğuzhan Özyakup transferinin ardından, verim alabildiği bir potansiyel transferinin olmadığını görüyoruz. Nasıl gençleşecek bu takım?

Altınsay: Orkan Çınar’ı almışlardı sezon başında. Konyaspor’a neden verdiler Orkan’ı? Tecrübe kazansın diye mi?

Geçen sezonu sakatlık yüzünden oynayamadan geçirmişti, Beşiktaş’ta da oynayamayınca, iki sezon üst üste süre bulamaması oyuncuyu geriye götürür diye düşünülmüş olabilir. Ama Konyaspor’da da çok süre bulamıyor.

Altınsay: O zaman neden aldılar? Kerim Frei’ı neden verdiler. Orkan, Jeremain Lens’in yerine oynayamaz mıydı Beşiktaş’ta? Kulüpler için FFP, ünlü ama yaşı geçkin oyuncuları kiralamanın mazeretine dönüştü. Oysa FFP varken de takımı gençleştirebilirsin.

UEFA, FFP yoluyla kulüplerden bunu yapmasını istiyor zaten. FFP, bir ceza değil fırsat olarak görülmeli. Ama Beşiktaş transfer ettiği genç oyunculardan verim alamıyor. Hırvat Milli Takımı’nda oynayan Matej Mitrovic transfer edildi örneğin. Ama oynatılamadan Club Brugge’e kiralandı.

Altınsay: Şöyle bir sistem olmalı. Teknik direktör, futbol direktörü ve en tepede son karar verici bir CEO. Bu üçünün, profesyonel bir anlayışla birlikte gece gündüz çalışmaları lazım. Bu anlayış yok ki. Şenol Güneş transferlere karışmadığını söylüyor örneğin. Bu bana çok garip geliyor.

Şenol Güneş istediği oyuncunun özelliklerini söylüyor sadece, ama o tarif ettiği oyuncu genelde alınmıyor.

Altınsay: Dediğim gibi, sistem yok. Dört-beş yıllık plan ve bütçe yapılmalı. Futbol direktörü, ilişkilerden, takıma yatırımdan, tarama ekibinden sorumlu olmalı. Teknik direktör de sahadaki oyun anlayışından sorumlu olmalı. En üstte de son kararı verecek bir CEO olmalı. Yani hem Ferran Soriano’nun, Txiki Begiristain’ın ya da Monchi’nin  olması lazım, hem de o takımı en az dört-beş sene yapılandıracak Pep Guardiola gibi iddialı bir teknik direktör. Bunların hepsinin altında da, kadın takımı dahil bir altyapı yapılanmasının olması lazım. Barcelona bunu yıllar önce yaptı, şimdi de Manchester City yapıyor.

Bizdeyse bu işler birkaç tane menajere bırakılmış durumda. Ve en kötüsü, kulübün içinde, mutfağında bunu yapıyorlar. Kulüp başkanları ve menajerler, birlikte seyahatlere gidiyorlar. O zaman hangi yapılanmadan bahsedebiliriz ki? Önce yönetimlerin yapılanması lazım.

Beşiktaş’ta 2013 yazında futbol direktörlüğüne Önder Özen getirildi örneğin. Ama bir sene içerisinde Özen istifa etti ve yerine birinin getirileceği söylenmesine rağmen, aradan geçen dört senede futbol direktörlüğü koltuğu boş kaldı.

Altınsay: Önder Özen’in Beşiktaş’a katkısı da oldu ayrıca. Ama sonra işler yeniden menajerlere bırakıldı. Özen’in, “Takım uçağına binince menajerleri gördüğümde uçaktan atlayasım geliyor” dediğini hatırlıyorum. Sorun bu. Ama kendin atlamayacaksın, menajerleri uçaktan atacaksın.

Şimdi başkan, bizzat oyuncu izlemeye başlamış. Bu da bir tarz elbette. Ama bu, sürekliliği olan bir tarz değil. Bu yolla büyük kulüplerde belli bir yaşa gelmiş, sakatlıklar yaşadığı için gözden düşmüş oyuncuları yüksek maaşlar ödeyip alabilirsin. Ama bunun bir sonu yok ki.
FFP, UEFA’yı memnun etmek için değil, kendini toparlaman için uygulanan bir yaptırım. Beşiktaş, FFP’nin kendisinden talep ettiği şekilde fazla bonservis ödemiyor belki, ama maaş bilançosu inanılmaz artmış vaziyette. Şu anda başarı var, Şampiyonlar Ligi sayesinde bir şekilde bu maaşları ödeyebiliyorsun. Ama Şampiyonlar Ligi’ne gidemediğin zaman bu maaşları karşılayamayacaksın ve o zaman oyuncular kulübü FIFA’ya şikayet etmeye başlayacak.
Beşiktaş şu anda bazı oyuncularına 4 milyon euro yıllık maaş ödüyor. Bunlar Beşiktaş’ın mevcut ekonomik durumunun kaldırabileceği bedeller değil. Biz 2002’de Zago’yla 1 milyon dolar civarı yıllık ücret karşılığında anlaşmıştık. Nasıl bu parayı ödeyeceğiz diye kara kara düşünüyorduk. Döndük, Mircea Lucescu’nun maaşına zam yaptık.
Şu an ise Beşiktaş aldığı oyuncuların çoğuna bonservis ödemiyor belki ya da kiralıyor, ama hem çok büyük maaşlar ödüyor hem de aslında başkasının oyuncusuna tecrübe kazandırmış oluyor. Oyuncu iyi oynarsa kulübüne dönüyor, kötü oynarsa da boşu boşuna maaş vermiş oluyorsun. Büyük takım oyuncu kiralamaz, süre alamayan genç oyuncu kümesini kiraya verir.

Şu anda kadroda satacak bir oyuncu da kalmadı. En son Cenk Tosun satıldı, mevcut kadrodan da Oğuzhan Özyakup’un adı sayılabilir. Ama Oğuzhan’ın da durumu belirsiz. Sezon sonu sözleşmesi bitiyor, hâlâ yeni sözleşmesi imzalanmadı ve son haftalarda onbire de giremiyor.

Altınsay: Belki de yeni sözleşme imzalamışlardır, ama kimse bir şey söylemiyor. Her halükarda bunlar çok daha önceden halledilmeli. Sözleşmesinin bitmesine bir sene kalmış bir oyuncuyla takım yapılandıramazsın.

Ayrıca bahsettiğimiz oyuncu Beşiktaş’ın kaptanı.

Altınsay: Tabii, o da var. Ama oyuncunun üç ay sonra kalıp kalmayacağı belli değil. Ya da oyuncuyu ne kadar yıllık ücret karşılığında takımda kalmaya ikna edeceğin de belli değil. Böyle planlama olmaz. FFP, kendini yapılandırman için bir fırsattır. Beşiktaş’ın da önüne 2012’de böyle bir fırsat gelmişti. O dönemki yapılanma devam ettirilmedi.

Bunun en popüler örneği Borussia Dortmund’du işte.

Altınsay: Dortmund, Benfica… Sen şimdi Benfica’dan oyuncu kiralıyorsun. 15 yıl önce Benfica iflasın eşiğindeydi.

Benfica demişken, Anderson Talisca’nın durumu ne olacak? Brezilya Milli Takımı’na da çağrıldı. Bonservisini alabilir mi Beşiktaş? 21 milyon euro’luk bir satın alma opsiyonu var. Bunu ödeyecek gücü var mı Beşiktaş’ın? Yoksa çoktan müşterisi hazırlanmış mıdır?

Altınsay: Talisca’nın henüz uluslararası bir piyasası yok. Savunması çok zayıf, pozisyon kaybediyor, attığı her 10 pasın üçü çok güzel, üçü de çok kötü, bunlara herkes bakıyor.

Ama menajeri Jorge Mendes olunca…

Altınsay: Eh, tabii. Mendes’in şu anda takımları var. FIFA ve UEFA da bu konuda hiç ses çıkarmıyor. Ama menajerlere ödenen paralar o kadar büyüdü ki, sonunda menajerler birbirine girmeye başladı. Transfer bedellerinin %25’lerini alıyorlar. Talisca’nın da büyük liglerde etiketini yükseltmek istiyorlar. Ben Manchester United medyasına bakıyorum, 15-20 oyuncunun ismi yazılıyor, ama Talisca’nın adını göremiyorum.

Brezilya Milli Takımı’na çağrılması da piyasasını yükseltmek için midir?

Altınsay: Tite’nin kendisini o durumlara düşüreceğine inanmak istemiyorum. Çok saygı duyduğum bir teknik direktör. Ama elbette onun üzerinde de başka güçler olabilir. Talisca’nın milli takıma çağrılması bana garip geldi çünkü. Giuliano çağrılsaydı, o da garip gelirdi. Belki de kadroda rekabet yaratmak istiyordur.

Süper Lig’e dönelim. Avrupa’nın beş büyük liginde sadece Serie A’da bir şampiyonluk yarışının olduğunu görüyoruz. Orada da Juventus yine geriden gelip şampiyonluğu alacak gibi duruyor. Süper Lig’deyse son yıllarda görmediğimiz kadar ateşli bir yarış var. Nasıl görüyorsunuz bunu?

Altınsay: Süper Lig için şunu söyleyebiliriz. Puan olarak başa baş gitme durumunun takımların zaaflarından kaynaklandığını ve rastlantısal olduğunu düşünüyorum. Lider Galatasaray zar zor maç başına iki puan ortalamasına ulaşmış. Örneğin Beşiktaş’ın dokuz beraberliği var. Bu şampiyonluğa oynayan bir takım için çok fazla. Bu beraberlikler olmasa bugün Beşiktaş rakiplerine 10 puan fark atmıştı. Kaynak: Goal.com


Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir